<                  

Scroll images by bigoo.ws

felsefeLOGOS - Blogcu



felsefeLOGOS

Ocak 16, 2008 - ''BİR'' Lİ SEÇMELER

BİR"  HİKAYE

            ne zaman kaybettik

 

         Eski zamanların birinde bir otlakta bir öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamalarına ama, civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı, kolayca def etmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama... Yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına. Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvancıklarla beslenir olmuşlar. Gitgide güçten düşmüşler. Eee, aslan bu, hiç fareyle doyar mı?

         "Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor" demiş aslanlardan birisi. "Evet" diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken "bir dakika" diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan Topal Aslan'mış söze atılan. "Hayır" demiş, "hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi." İnanmamış kimse ona, ama haydi bir şans verelim ne çıkar diye düşünmüşler. O da almış yanına bir iki aslan, gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış. Öküzlerin lideri olan Boz Öküz başta olmak üzere, beş irikıyım öküz yaklaşmış onlara. Sormuşlar ne istediklerini. Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da Boz Öküz'ün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş.

         "Saygıdeğer öküz efendiler" diye başlamış lafa. "Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok defa incittik, kim bilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Biliniz ki biz aslanlar barışçı bir milletiz. Hele öküzlerle hiçbir alıp veremediğimiz olamaz. Ancak evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki Sarı Öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü, ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiçbir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bir türlü hayatınızdan emin ve rahat otlayamıyorsunuz. Belki geceleri bile bizim kükrememiz sizin uykunuzu kaçırıyor. Bunların hepsi Sarı Öküz'ün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun, biz de barış içinde yaşayalım" demiş.

         Boz Öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı Benekli Öküz "olmaz" demiş, ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı Sarı Öküz kurban edilmiş aslanlara. Hepsi birden saldırmışlar zavallı öküzün üzerine. Bir ikisini fırlatmış üstünden, ama bitkin düşmüş az sonra. Çırpınmış, haykırmış, yardım istemiş, yalvarmış, ama yokmuş onu işiten. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir öküz gerekliymiş!

         Gerçekten de günlerce sürüye hiçbir saldırı olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki! Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra. "Acıktık" demişler Topal Aslan'a daha birkaç hafta bile geçmemişken. O da yine almış yanına birkaçını, bir defa daha gitmiş Boz Öküz'ün yanına.

         "Selam!" diye girmiş söze. "Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir daha kutlamak isterim. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu. Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var."

         "Nedir" demiş, Boz Öküz merakla...

         "Şu sizin Uzun Kuyruk" demiş Topal Aslan. Öyle uzun bir kuyruğu var ki, nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Halbuki siz öyle mi ya, hepiniz normal kuyruklusunuz. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, Bu mevzuu da burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve sevgi içinde iki taraf da yaşamını sürdürsün."

         Boz Öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece Benekli Öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de "verelim gitsin" demişler. İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar Uzun Kuyruk'u sürüden. Saatler sürmüş zavallının çırpınışları, ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara. Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar. Alabildiğince güçlenmişler. Öküzler ise her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler. Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. "Verin bize şu öküzü, yoksa karışmayız!" derlermiş sadece. Zavallı öküzlerin "hayır!" diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyormuş aslanların pençesinde. Boz Öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sonunda. "Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük" diye sormuş biri Boz Öküz'e.

         "Biz" demiş Boz Öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek "Sarı Öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu harbi..."

 

 

 

 

 

 

·          "BİR"  ŞİİR

        

         havaya benzerdi biraz

         varlığı duyulmazdı özgürlüğün

         "yokluğu dayanılmaz

         'saklamayın' derdi özgürlük 'beni kendinize'

         'esirgemeyin beni ellerden

         esirgendikçe tükenirim çünkü

         paylaşıldıkça çoğalırım ben ...

         Yurttaşlar derdi 'özgürlük' bu devleti

         sizler yöneteceksiniz el ele

         yaşatabilmek için beni

         yaşayabilmek için benimle"

                                               Bülent ECEVİT

 

 

 

·          "BİR"  DERS

            tamirci ve doktor

 

         Dünyanın en ünlü kalp doktoru De Bakey'in arabası bozulmuş, arabasını tamire götürmüş. Tamirci arabanın motor kapotunu açmış ve De Bakey'e dönerek:

- "Size bir şey soracağım, neredeyse ben ve siz aynı işleri yapıyoruz. meselâ ben şimdi itina ile kapotu açacağım bir bakışta problemin nerede olduğunu anlayacağım, kapakçıkları temizleyeceğim, gerekirse kabloları, motor yağını değiştireceğim, hatta çok gerekli ise motoru çıkarıp yerine yenisini takacağım!!!... Söylesenize nasıl oluyor da siz milyon dolarlar kazanıyorsunuz ama ben meteliğe kurşun atıyorum?"

         Bunun üzerine De Bakey tamircinin kulağına eğilmiş ve şöyle demiş:

"BUNLARIN HEPSİNİ MOTOR ÇALIŞIRKEN YAPMAYI DENESENİZE!!!"

 

 

 

·          "BİR"  MİZAH

            çiçekleri kokladığı zaman

 

- Amerikalı işadamı, bir Çin'liye alay ederek sormuş:

- Ölüleriniz, mezarlarına koyduğunuz pirinçleri ne zaman yiyecek?

Çinli başını kaldırmadan cevap vermiş.

- Sizin ölüleriniz koyduğunuz çiçekleri kokladığı zaman...

 

 

 

 

 

·          "BİR"  SORU - YANIT

 

         Bir insanın zeki olup olmadığı yanıtlarından, bilge olup olmadığı sorularından anlaşılır.

Necip Mahfuz

 

 

 

·          "BİR"  DERS

            üçgen

 

Thales bir Romalı tarafından hançerle öldürüldüğünde kumsalın üzerinde eşkenar üçgen üzerinde çalışıyormuş.

Son sözü: "üçgenimi bozdun!" olmuş.

 

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ocak 15, 2008 - DÜŞMAN SEVERLİK

 

 

 

 

         Kavafis, "Barbarları beklerken" isimli şiirinde; "Ne yapacağız şimdi biz barbarlar olmadan? Onlar ki çözümdüler sorunlarımıza." diye hayıflanabilirdik düşmanlarımız bir gün bizi terk etselerdi eğer." der.

         İnsanlığın tarihsel gelişimi incelendiğinde özellikle de özel mülkiyetin oluşmaya başladığı kent toplumlarından günümüze kadar devletlerin, grupların, bireylerin kendi bütünlüğünü kurmak için, kendi varoluşlarını gerçekleştirmek için düşmana ihtiyaçları olmuştur, olacaktır da. Öteki olmadan, düşman öteki olmadan kendi olamıyor insan soyu. Günümüzde de durum farklı değil, uygarlaştığı söylenen dünyamızda bireyler, toplumlar ve devletler düşmanlarıyla varolmaya çalışırlar.

         Uğraşacak bir düşman olmadan rahat edemeyen insanlar vardır. Topluluk içinde, kendilerine bir hedef kişi seçerler, onunla uğraşırlar ve yaşamlarını anlamlı kılarlar. Zaman zaman bu kişi yerini bir başkasına bırakır. Ama o düşman hep vardır. Düşman her koşulda, her konuda, her başarısızlıkta ya da olumsuz durumda hedeftedir. Bazen düşman başkalarıyla dostluk kurmamızda önemli rol oynar. Düşmana karşı birlik oluşturulur. Düşman birliğin çimentosu olur. Bir dış düşman ülke içinde hatalar ve sorumluluklardan kaçmanın yardımcısıdır. Dış düşmanı sürekli gündemde tutmak, ülke içindeki sıkıntıları azaltır, gündemi değiştirir, hataları örter ve görece bütünleşme sağlar.

         Bu durumda "biz"im dışımızdaki herkes bizim düşmanımız ya da ötekidir. Düşmanlar "kötü" olduğu için biz "iyiyiz"dir. Düşman "yanlış" olduğu için biz "doğru"yuzdur. Azgelişmiş ülkelerde, feodal toplumlarda, şovenist yaklaşımlı gruplarda bu durum çok açık görülür. Doğal olarak düşmanın düşmanı dostlar ya da müttefikler ortaya çıkmıştır. Bir topluluğa, bir gruba aitizdir, bu durum bizi güvenli kılar. Birisine cephe almışız, bizi o kişiye cephe almış diğerleri ile yakınlaştırarak; onlarla bağımızı güçlendirir. Güçlü dostluklarımızı birlik ve beraberliğimizi "düşman"larımıza borçluyuzdur. Biz ve bizim gibi olmayan düşman, bir arap deyişinde şöyle ifadesini bulur:

"Kardeşime karşı ben / kardeşim ve ben yeğenime karşı / kardeşim, yeğenim ve ben bütün dünyaya karşı."

Bir deyişte bizden;

Bir delikanlı nara atar;

- Var mı bana yan bakan

- Ben varım der bir başka delikanlı.

Hemen hasmının yanına gider ve kolunu onun omzuna atarak yeniden kükrer ilk delikanlı;

- Var mı bize yan bakan...

Ben'in varlığı diğeri ile,

Biz'in varlığı diğerleri ile mümkündür.

         Sonuç olarak insanları nicelik ya da nitelikleri nedeniyle dışlamadan, ötekileştirmeden kısaca düşmanlar yaratmadan insanca yaşamayı, kardeşçe yaşamayı, barış içinde yaşamayı denemeliyiz. Geçmişte çok başaramadığımız yaşam ilkesini gelecekte başarmalıyız. Dünya tüm insanlara, tüm canlılara yetecektir. Yeter ki adil ve insanca yaşayalım.

         "Büyük insanlığın toprağında gölge yok sokağında fener, penceresinde cam; ama umudu var büyük insanlığın, umutsuz yaşanmıyor." diyordu Nazım Hikmet.

 

YENİ YILDA herkese sağlıklı, mutlu, barış içinde yarınlar dilerim.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ocak 15, 2008 - ''BİR'' ANI - BABAM HİÇ DEĞİŞMEDİ

 

         Aile dostumuz bir ailenin iki oğlundan biri üniversitede okumaktaydı. İkinci oğulları Anadolu Lisesi mezunu idi. İlk yıl gerekli puanı alamadığı için üniversiteye yerleştirilememişti.

         Anne baba eğitimci olduklarından küçük oğullarının da iyi bir eğitim almasını istiyorlardı... İkinci yıl üniversite hazırlık kurslarına devam etmesi kararlaştırıldı ve genç adam derslere başladı... Ama genç adamın pek üniversitede gözü yok gibi (yeterince çaba göstermediği düşünülüyor) ilgi alanları farklı, örneğin araba kullanma gibi. Baba ile sorunları oluyor... Sorunlar çözüleceğine, artıyor... Öğrenci saldırganlaşıyor. Baba öfkeleniyor ve çözüm yok... Yardım da edilemiyor... Hepimiz eğitim camiasından olunca, oturup tartışıyoruz ve psikolojik yardım almasının iyi olacağına karar veriyoruz. Belki hedefli, planlı olması sağlanır... Adana'da bir Psikologla (uzmanla) görüşmeye başlıyorlar... Önce gençle yalnız görüşüyor, sonra baba ve anne ile görüşüyor. Sonra birlikte ailece görüşmeye katılıyorlar... Bir süre bu tempoda gidiyor görüşmeler ve sürecin sonunda hepimiz tıpkı doktor gibi beklenti içindeyiz. Bir görüşme randevusuna başlarken, doktor gencimize soruyor: "Nasıl bir değişme, gelişme var mı?" Genç cevap veriyor: "Yok, hayır doktor bey, boşuna uğraşıyorsunuz, babam hiç değişmedi. Yine aynı, bana arabayı vermiyor, benimle tartışıyor, ders çalışmamı istiyor..." Doktorla birlikte bizler de şaşkınlık içindeyiz. Beklentiler her zaman beklendiği gibi gerçekleşmiyor... Anlatılandan çok anlaşılanın önemini bir kez daha yaşayarak görüyoruz.

Erol Türedi

 

 

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Ocak 15, 2008 - SEMBOLİK DÜŞÜNME-SEMBOLLERLE YAŞAMA

 

         Sembolizm, yazılı ve görsel dünya tarihinin en eski iletişim biçimlerinden kabul edilir. Sembol sözcüğünün kökeninin ise, eski mısır dilindeki "symbolon" sözcüğünün Grekçeye geçmiş hali olan "symbollein'den geldiğini belirtirler bu alanın araştırmacıları. Anlamına gelince en basit şekliyle; 'daha soyut bir şeyi anlatmaya yarayan daha somut şey' denilebilir.

 

         Antikçağ filozofları insanı düşünen hayvan ya da canlı olarak tanımlarlar. Düşünme insanı diğer hayvanlardan ayıran en temel özelliğidir. Düşünme ise; "Olaylar ve nesnelerin yerini tutan semboller arasında bağ kurma" olarak tanımlanabilir. Düşünmenin aleti olan bu semboller iki şekilde ele alınır. Birinci gruptaki semboller doğal işaretlerdir, yani işaret eden sembol ile işaret edilen olay (nesne) arasında neden-sonuç ilişkisi vardır ki bu sembollerin örneği oldukça azdır. Örneğin "Duman" her koşulda "ateş"in işaretidir. İkinci gruptaki semboller ise yapma yani keyfi işaretlerdir, yani insanların istekleri ve kültürleri çerçevesinde oluşturdukları ve herhangi bir neden-sonuç ilişkisi bulunmayan sembollerdir. Örneğin cisimlerin, varlıkların isimleri bu türdendir. Yani kedi sembolü ile hayvan arasında bir ilişki yoktur. Biz kedi demişiz, aynı hayvana İngilizcede farklı, Fransızca'da farklı vs. sembol verilmiştir.

         İşte dilde kullanılan dolayısıyla düşünmede kullanılan semboller bu türden yapma sembollerdir. Yapma işaret ya da semboller yerel ve evrensel olmak üzere iki grupta toplanabilir. Yerel semboller insanların içinde bulunduğu grubun ya da toplumun kültürü ve yaşam biçimi ile yakından ilişkilidir. Bu sembolleri şöyle örneklendirebiliriz.

a) Siyasi partilerin sembolleri (ampul, altı ok, bozkurt vs.)

b) Futbol takımlarının sembol ve renkleri (sarı kırmızı, aslan; sarı lacivert, kanarya; siyah beyaz, kartal vs)

c) Dinsel semboller (haç, tespih, seccade)

d) Feodal-bölgesel semboller  (dövme, kına, giysi, yüzük)

e) İdeolojik-siyasi semboller (bıyık, saç, kolye, rozet, amblem, flama vb.)

Bu sembolleri yüzlerce örneklemek mümkündür. Bu semboller grup ya da toplum için oldukça önemlidir. Pek çoğu için pek çok şey feda edilebilir. Bu semboller sosyal yaşam içinde ait olma duygusunu güçlendirir. Grup içi birlik, beraberlik ve dayanışmayı sağlar ve ifade eder. Ancak bu semboller araç olmaktan çıkarılır, amaç haline gelirse, saplantılara dönüşür. Totemleşir, kutsallaşır ve sorunları da beraberinde getirir. Bu durumda insanlar tek yanlı bakmaya ve düşünmeye başlar, tartışmaya, eleştirmeye ve eleştirilmeye kapanılar. Semboller ile benliklerini özdeşleştirirler ve sembollerine söylenmiş her olumsuzluğu, eleştiriyi kendilerine yapılmış sayarlar.

         Aynı zamanda bu sembollerle düşünmek dogmatik, fanatik sonuçlar doğurur. İnsanları ötekileştirici - var olmak için yok edici hale getirir. Duygusallık taşıdığı için objektif olamazlar. Antropolog Dale Eichelman'la siyaset bilimci James Piscatori'nin kitaplarında ilginç ipuçları var. "Semboller dünyamızı biçimler, yönlendirir, hatta yönetirler. Onların sunumu da, yayımı da, içselleştirilmesi de politik bir süreçte olur. Siyaset sembollerin hayata geçirilmesi yolunda bir mücadeledir. Bu mücadelenin yolları, siyasetin niteliğini belirler. Otoriter mi, totaliter mi, despotik mi, yoksa demokratik mi olduğunu yani sembollerin her birinin var olma mücadelesinin diğer sembollerin ve onların taşıyıcılarının yokluğuna neden olmadığı siyasi iklimin adıdır Demokrasi. (Gazeteci Tayfun Atay)

         Evrensel semboller ise tüm dünyada kullanılabilen genel-geçer bilgiyi ve evrensel düşünmeyi sağlar. Bu sembollere örnek vermek istersek;

 

a) Bilimsel semboller (matematiğin sayıları, mantığın sembolleri, fizik-kimyanın sembolleri)

b) Trafik sembolleri, hastane sembolleri vb.

c) Uluslar arası mimik-jest, el-kol işaretleri

 

         Evrensel semboller (gökkuşağı renkleri) birlikte yaşama - diğerini olduğu gibi kabul etme, doğadaki ve toplumlar arası farklılıkların birlikteliğini, bir arada yaşamayı sağlayacaktır. Bu kültür oluşmazsa her yerel sembol bireyciliği, ırkçılığı, bölgeciliği, dogmatizmi, fanatizmi körükleyecektir. Kendi sembollerini kutsayarak yüceleştirecek diğer sembolleri dışlayacak - ötekileştirecektir. "En büyük" diye başlaya sloganlar, sadece futbolda bile ötekileşmeyi, saldırganlığı, holiganizmi örneklendirecektir. Aynı şeyi toplumun diğer kesimlerine yaygınlaştıralım; dinde, siyasette, etnik yapıda, kültürde, dilde vs.

         Globalizm (küreselleşme) dünyayı tek merkezden para gibi evrensel değer etrafında yönetirken dünyayı farklılıklarına rağmen bütünleştirmiş ve daha iyi daha çok sömürüyü gerçekleştirmiştir. Buna karşın aynı para merkezleri bölgesel anlam da insanların yerel sembollerine değer vermelerini onları savunmalarını ve kendi gibi olmayan sembolleri ve sahiplerini dışlamayı ötekileştirmeyi - düşmanlaştırmayı başarmıştır. Gelin Gazeteci Tayfun Atay'ın Demokrasi tanımını bir kez daha anımsayalım:

         Sembollerin her birinin var olma mücadelesinin diğer sembollerin ve onların taşıyıcılarının yokluğuna neden olmadığı siyasi iklimin adıdır demokrasi...

         Bir arada yaşamı savunalım, farklılıklarımız zenginliğimizdir... Gücümüz de olmalıdır.

 

 

 


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hazirane 25, 2007 - HOMO HOMINI LUPUS ( İnsan insanın kurdudur) MU ?

HOMO HOMINI LUPUS

(İnsan İnsanın Kurdudur) MU?*

 

         "İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı ya da yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın doğasında üç temel savaş nedeni mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise toplumsal statü için mücadele etmeye iter.

         Birincisinde insan kazanmak için çevresindeki fiziki ve sosyal unsurları egemenliğine katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak için, ikincisinde ve üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu doğal bir durumdur. İşte bu noktada devlet olmalıdır.

         Herkesin herkesle çatıştığı, savaş halinde olduğu böyle bir topluma güvensizlik hakimdir. Hiçbir sosyal, ekonomik, siyasi etkinliğin önemi yoktur. T.Hobbes buradan hareketle insanlara ne olduklarını gösterip, sonra en uygun siyasal örgütlenme biçimini önermektedir. Toplumun neden devlete gereksinimi olduğunu ortaya koymaya çalışır, çünkü devlet hem insanların isteklerini frenleyecek, hem güvenli bir ortam oluşturacak, hem de kişisel savaşları önleyecektir. İnsan akılsal davranarak diğer insanlara ihtiyacı olduğu bilincinden hareketle toplu yaşama katılacaktır, yani aklıyla barışa yönelecektir, yani tüm insanlarda var olan kendini koruma isteği doğa durumunda savaşa neden olurken, toplumsal durumda barışa neden olacaktır, yani insanlar haklarını korumak, güvencede olmak için uzlaşacaklar ve ortak bir "egemen" oluşturacaklardır. Özetle, T.Hobbes'un "doğa insanı" sosyal varlık değildir, insan insanın kurdudur sürekli birbirini kemirir, yok etmeye çalışır... Bu durum kendini varlığını da tehlikeye atacağından kendini koruma isteği uzlaşmayı zorunlu kılar ve doğal insan uzlaşmacı, sosyal insana dönüşür.

         J.J.Rousseau'ya göre insan doğa halinde özgür ve bağımsızdır, doğa insanı böyle yaratmıştır, insan özünde iyi ve ahlaklı bir varlıktır, mutlu olmalıdır. Onu kötüleştiren, mutsuz eden toplumsal yaşamdır. Aslında yozlaşmanın ana etkeni mülkiyettir. Özel mülkiyet eşitsizliği geliştirmiştir. İnsanlar özel mülkiyetlerini korumak için yasal ve siyasal bir düzen oluşturmuş ve devleti yaratmıştır. Nitekim, ilkel ve göçebe toplumlar komünal toplumlardır; özel mülkiyet yoktur "ben" duygusu ve "benim malım", "benim mülküm" de yoktur. İnsanlar toprağa yerleşmeye başladıktan sonra üretim yapma zorunluluğu doğmuş ve özel mülkiyetin ortaya çıkması devleti de ortaya çıkarmıştır. Rousseau'ya göre, bencillik üstüne kurulmuş bir devlet içinde erdemli bir yaşam kurmak da zordur. İnsanlık bu nedenle eşitlik, özgürlük gibi değerlere sarılmış ve "Toplumsal Sözleşme" zemininde erdemli bir yaşama ulaşmak ve ahlaksal mutluluğu gerçekleştirmiştir. Toplumsal, kültürel varoluşun temelini oluşturan sözleşmeler insanın özgürlüğünden vazgeçmesi anlamına gelmez. O, özgürlükten vazgeçmenin, insan olma niteliğinden, insan haklarından ve ödevlerinden vazgeçmek olduğunu savunur. İnsanlar doğal anlamda düşman değildirler. Savaşın nedeni insanlar arası ilişkiler değil, olaylar arası ilişkilerdir. Savaş kişisel ilişkilerden değil, mal-mülkiyet ilişkisinden çıkar. Birlikte yaşayan insanlar hepsini kapsayan eşitlik ve adaleti koruyarak "egemen" olan bir devlet için sözleşme yaparlar. Rousseau'ya göre, toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkesin aynı haklardan yararlanması gerekir. Toplumun genel yararları vardır. Genel yararlar, özgürlük ve eşitlik üzerine kuruludur. O'na göre insanın iki seçeneği vardır. İnsan ya "doğaya dönecektir" ya da toplum içinde erdemli bir yaşam kurmaya yönelecektir. İnsanın doğaya dönmesi olanaksızdır, çünkü "kültürel" bir varlık haline gelmiş olan insanın bu halini terk etmesi olanaksızdır, yani insan artık toplum dışında bir "hiç"tir.

         Felsefe tarihinin iki düşünüründen yola çıkarak yeniden soralım; insan insanın kurdu mudur?

         Psikanalist S. Freud insanın iki temel güdü (iç dürtü) ile doğduğunu belirtir; cinsellik ve saldırganlık. Bu içdürtüler tüm insanlarda ve hayvanlarda davranışların ilk itici gücüdür. İlkel benlik (id) adını verdiği bu durum insanın toplumsal yaşama girmesi ile birlikte baskılanır, süper egonun oluşturulması ile de belirli kurallar ve kurumlarda gerçekleşen ihtiyaçlar haline gelir. Toplumsal yaşam birlikte yaşamı, paylaşmayı zorunlu kılar... İhtiyaçların karşılanması için insanlar günümüzde birbirlerine daha çok gereksinim duymaktadır. Bu nedenle insanın insanca değerleri içselleştirip yaşamını yönlendirmesi gerekir.

         İnsan, fert, kişi olmaktan "birey" olmaya geçmelidir. Haklarının ve görevlerinin, sorumluluklarının ve özgürlüklerinin farkında olan, iradi kararlar verip sorumluluğunu alabilen, kendisiyle ve çevresiyle barışık, tutarlı insan olmalıdır. Toplum içinde bu hak ve ödevlerin herkes için geçerli olduğunun bilinci ile hareket etmeli ve bu haklara saygılı olmalıdır. Birlikte yaşamak, ortak paydalarda bulunmak ve paylaşmak zorundayız. Dahası ortak paydaları çoğaltmak, farklılıklarımızı zenginliğimiz saymak durumundayız. Farklı olanı ötelemeden, "öteki"ni farklılığıyla kabullenmek, baskılamadan, sömürmeden birlikte yaşamak zorundayız. Bu, ekonomik, siyasi, doğa kaynaklarının paylaşımı açısından bir zorunluluktan öte insan olmanın, insan kalmanın ve insanca yaşamanın, insanlık onurunun zorunluluğudur. Olayı biraz geniş düşünürsek ve bu sorunu aşabilirsek diğer canlılarla, tüm hayvanlarla ve tüm bitkilerle birlikte yaşamayı sağlamalıyız, başarmalıyız. Gelinen noktada buna her zamankinden daha çok mecburuz. Hani bilinen bir deyiş var; "Dünya hepimize yeter."

         Dünya hepimize yeter ama bu konuda ilkel ve göçebe toplumlardan daha geri durumdayız. Kişisel ben duygusu hırs, daha çok kazanma ve tüketme isteği toplumsal yaşamda da oluştu. Kapitalizm, daha çok üretme, pazarlama ve toplumsal sömürüyü getirdi. Bu durum, devletler arası savaşlara yol açtı. Tarih bu savaşlarla yazılıdır, sonuçta son olarak iki dünya savaşı yaşadı insanlar... Sadece egemen devletlerin paylaşımları uğruna milyonlarca insan öldü, ölüyor da... Bu paylaşımın aktörleri olan devletler (toplumlar, insanlar değil) hala çirkin saldırılarına, kendilerince haklılık maskesi takılmış savaşlarına devam etmektedirler. Karşı çıkanlar, sivil toplum örgütü ya da devletlere de terörist denmektedir.

         Varsılların terörüne savaş, yoksulların savaşına terör adını veriyorlar. İki büyük savaşın ardından Avrupalı insanlar "hiçbir şey insan yaşamından daha değerli değildir" deyip İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni yayınlayıp, Birleşmiş Milletleri oluşturdular. Toplumlar bu konuda oldukça zor ama büyük mesafeler kat ederler, ama gelinen noktada, savaşın aktörleri hiç değişmedi. Geçen yüzyılın başında insanlar daha iyi nasıl yaşarız, ideal yönetim biçimi ne olmalıdır, daha mutlu, daha huzurlu bir toplum nasıl oluşturulur, bu toplumun siyasi yapısı, ekonomisi nasıl olmalıdır? Sorularına yanıt aramaya başladılar.

         Sonuçta ilk uygulama olarak "özgürlüğü" temel alan bir model olmasını düşünenler kendi toplumlarında her alanda özgürlüğü esas alan sistemi kurdular, adına da Liberalizm dediler. Her alanda özgürlük kulağa hoş geliyordu ve oldukça da insancıldı, ama ekonomide Liberalizm kısa zamanda kapitalizme ardından emperyalizme dönüştü ve günümüzde en azgın şekli olan küreselleşme biçimini aldı. Çok ayrıntı yapmadan konumuza dönersek, her alanda özgürlük fikri eşitliği yok etti, sömürüyü, baskıyı, zulmü getirdi.

         İnsanlar bu gelişmeye seyirci kalmadılar ve alternatifler üretmeye başladılar. "İdeal toplum eşitlik temeline dayalı olmalıdır" düşüncesi taraftar bulmaya başladı ve herkesin her açıdan eşit olacağı, yoksulluğu da varsıllığı da eşit paylaşacağı bir sistem kuruldu, adı Sosyalizm oldu. Çok insanca olan sistem pek çok toplumda farklı biçimlerde uygulanmaya kondu, üstelik iyi bir alternatif de oluşturuldu; ancak bazı çevreler eşitliğin özgürlüğü kısıtladığını ileri sürmeye başladılar. Üçüncü bir ideal düzen arayışına girişenler oldu. İki deneyimin ardından üçüncü sistem "adalet" temeline dayalı olmalı ilkesinden yola çıkarak oluşturuldu. Onlara göre adalet, eşitlik ve özgürlüğü birlikte sağlayacaktı, yasalarla güvence altına alacaktı. İnsanlar hem eşit, hem özgür olacaklar ve bu iki hak yasalarla korunacak, adalet temel unsur olacaktı, sisteme Demokrasi dediler. Yeni değildi, Antik Yunan' dan beri biliniyordu. Uygulamaya başlandı, büyük değişimler yaşandı, ekonomik ve siyasi sıkıntılar oldu. Sosyalizm başarısız uygulamalarla yıprandı, küreselleşme emperyalizmi azdırdı. Demokrasi kağıt üzerinde en iyisi gibi duruyordu ama uygulaması öyle olmadı, olamadı. Yasalar eşitlik ve özgürlüğü koruyor ve güvence altına alıyordu ama ekonomide sistem çalışmıyordu. Ekonomi yine Liberaldi. Liberal ekonominin olduğu bir toplumda eşitlikte, özellikle de gelir, geçim, fırsat eşitliğinden söz edilemez. Siyasi eşitlik de sadece oy vermede yaşanabildi, seçme ve seçilme hakkı bile kullanılamadı. Parasız seçim kazanılamaz.

         Tüm dünya bu görüntü (panaroma) ile karşılar sizi dışarıdan gelen ve bakan biri olsaydınız.

         Şimdi ne mi olacak, içiniz mi karardı? Benim de içim daraldı insanlık adına, insan hakları adına, insanca yaşam adına içim daraldı. Belki gelecek nesiller dördüncü bir ideal düzen oluşturacaklar. Bu süreç durmaz "insan ütopyası olan varlıktır". Belki, yaşadıklarından, tarihten dersler, sonuçlar çıkarıp yeniden deneyecektir doğru bildiği ilkelerini, vazgeçmeden, pes etmeden... Ama bir şey var ki, vazgeçilemez; bu dünya hepimize yeter. Eşit, özgür, mutlu, insanca, diğer canlılarla birlikte yaşamak mümkün. Önce biz insan olalım, ortak paydalarımızı genişletelim, farklılıklarımızı zenginliğimiz sayalım, el ele verelim, birlik olalım. Birlik güçtür. Yaşayan, çalışan, üreten biziz, yöneten, yönetilen biz olmalıyız...

         "İnsan insanın kurdu" değildir. Yaşam denen bu yolda olsa olsa yoldaşıdır.

 


* Yararlanılan Kaynak: Felsefe Tarihinde İnsan Sorunu / Dr. Mustafa Günay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Nisan 26, 2007 - '' BİR '' HESAP

            iki kere iki

İki kere iki kaç eder? diye sorulunca hep aklıma iki fıkra gelir. Sizlerle paylaşmak istiyorum.

Birincisi; Kayserili bir tüccara sormuşlar: İki kere iki kaç eder? Hemen cevap vermiş: Alacam mı?, Satacam mı? Sonra devam etmiş.

- Alırsam 3, satarsam 5 eder.

NOT: Ahmet Küçük Bey Kayseri'li ama matematik öğretmeni olduğundan ve uzun zamandır Kayseri dışında olduğu için o hep 4 cevabını veriyor.

 

İkincisi, ünlü bir işadamı hesap uzmanı arıyormuş. Sekreterine, gazeteye ilan vermesini ve gelenler bir elemeye tabi tutulduktan sonra, seçilecek üç kişiyle görüşüp, birini seçeceğini söylemiş. Daha sonra seçilen üç kişiyle ayrı ayrı görüşmeye başlamış.

Odaya ilk aldığı adaya sormuş:

- Söyle bakalım, iki kere iki kaç eder?

- Dört eder efendim!

- Peki, teşekkür ederim, çıkabilirsiniz, benim aradığım kişi siz değilsiniz.

Patronun yanından çıkan kişi diğer iki adayın yanına gitmiş olayı onlara anlatmış ve işe alınmadığını belirtmiş. İkinci aday kendince fikir üretmiş, demek ki hemen dört eder demeyeceksin. Biraz düşünüyor gibi yapıp, hesaplar gibi yapıp söyleyecektin, sen bunun için kaybetmişsin...

Biraz sonra ikinci adayı çağırır patron ve aynı soruyu ona sorar:

- Söyle bakalım, iki kere iki kaç eder?

- Bir saniye efendim... izin verirseniz hesaplamalıyım... Aday kağıdı kalemi çıkarır ve hesapladıktan sonra cevap verir.

- Hesapladım. Dört eder efendim.

- Peki çok teşekkür ederim. Siz de benim aradığım kişi değilsiniz.

Biraz sonra, üçüncü aday da odaya çağırılır. Patron yine aynı soruyu sorar.

- Söyle bakalım, iki kere iki kaç eder?

Üçüncü aday, soruyu duyunca hemen pencereye yönelmiş. Perdeleri sıkı sıkı kapatmış. Ardından kapıyı kilitlemiş, etrafı dinlemiş bakmış hiç ses yok. Sessizce eğilmiş ve yavaşça,

- Kaç etmesini istiyorsunuz efendim? demiş.

Sizce Türkiye'nin ekonomisine siyasetine, mali politikalarına yön verenler, önemli kararlar alıp - uygulayanlar ya da uygulatanların, dalkavuk ya da yalakaların tavrını çok iyi yansıtmıyor mu?

Ne dersiniz ülkemizde iki kere iki kaç eder? diye sorulduğunda matematikçiler dışında kimler dört eder yanıtını veriyordur?

 

 

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Mart 25, 2007 - ÖLÜM ve AŞK

            "BİR"  KARŞILAŞTIRMA

            ölüm - aşk

Ölüm ile aşk; yaşamın tam anlamıyla trajik olduğunu gösteren ikili. Trajedi bir tür çatışmadır. Olgular ile değerlerin. Olgu, olandır; buna karşılık değer, olması gerekendir. İkisinin çatışması: Olmaması gerekenin olmasıdır. O halde trajedi, olmaması gerekenin ya da olmaması istenenin olmasıdır. Ölüm bir olgudur, aşk bir değer. Ölüm istenmeyendir, aşk istenen. Öyleyse, asli özellikleri yaşatma ile yok etme olan aşk ve ölümün şekillendirdiği yaşam, özü itibari ile trajiktir. (Yavuz Adugit'ten - Hacettepe Ünv. Felsefe Bölümü)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Mart 10, 2007 - HAYATA BAKMAK

     Hayat yaşanarak kavranır, algılanır. Hayatı zeka ile akıl ile kavrayamayız ancak yaşamsal deneyimlerle, yaşanmışlıklarla yorumlayabiliriz. Hiç aşık olmamış birisi aşkı anlatamaz, anlayamaz. Hiç aç kalmamış biri acın halini bilemez. Hayata bakışımız, yorumlayışımız bize göredir, hayata bulunduğumuz yerden, kendi açımızdan bakarız, duyumlarız, algılarız ve yorumlarız. Kendi açımızdan yorumlarız 10o - 30o - 90o - 180o - 360o bakarız, ya da açısız bakarız. Çizgisel bakarız sabit, tekdüze bakarız.

çok insan aynı açıdan ve birlikte bakamaz mı? Elbette bakar... İdeolojiler böyle oluştu... Ortak algılama, ortak görüş, yoldaşlık böyle oluştu.

Bir gazeteci şöyle yazmıştı: "Oğlumun kırılan bacağından baktım hayata..." Nereden, nasıl bakarız hayata?

- İsrail'in saldırıları altındaki Lübnan'lı çocukların gözünden bakalım dünyaya.

- Üreticinin satamadığı meyvesinin dalından bakalım.

- Çukurova'da pamuk tarlasında çalışan genç kızın terinden bakalım.

- Yatalak hastanın gözünden bakalım.

- Çırağın cumartesi akşamı aldığı haftalığın sıcağından bakalım.

- Küçük burjuvazinin yeni yetmesinin altındaki lüks cipin dikiz aynasından bakalım.

- Elindeki son model cep telefonunun kamerasından bakalım.

- Magazin programlarını süsleyen yarı çıplak mankenlerin, sözde sanatçıların göğüs ya da kalça dekoltelerinden bakalım.

- Bilmem hangi ünlünün aşk kaçamağının fotoğrafından bakalım.

- İstanbul hipodromunda at yarışları sırasında jokeyin gözünden, atın sahibinin, ata bahis oynamış garibanın ve tüm işleri çeviren mafyatik düzenin gözünden bakalım.

- Gözleri görmeyen birinin kulağından, bastonunun çıkardığı sesinden, dokunuşlarla oluşmuş algılamasından bakalım.

- Kuyunun dibindeki birinin gökyüzünü ve dünyayı algılamasını düşünün, Düz ovada ya da bir dağın tepesinden bakıyor da olsak algılamamız kuyunun dibindeki gibi olabilir. Ayrıca bir hücrede hayata, olaylara, dünyaya evrensel bakılabilir, algılama yapılabilir.

         Özetle nerede durduğunuz değil, nereye, nasıl baktığımız ve nereye yürüdüğünüz önemlidir. İnsanların gerçekleri tüm çıplaklığı ile görmelerini engelleyen algı yanılmalarının oluşmasını sağlayan etkenler, örtüler, perdeler yapılmış; renkli, özentili, ışıltılı görüntüler, filmler, defileler, dergiler ve tüm medyatik unsurlar bakışımızı, algımızı yönlendirir. Amerika'nın güzel caddeleri, estetik ameliyatlı güzelleri göz kamaştırıcıdır, oysa Amerika'nın, İngiltere'nin gerçek yüzü kamufle edilmiş... görmüyor, göremiyoruz. Ne görmemiz, hayata nasıl bakmamız isteniyorsa o şekilde yönlendiriliyoruz.

         Hayata nereden, nasıl bakıyorsunuz... Kaç ve hangi açılardan bakıyorsunuz? Farklı açılardan bakabiliyor musunuz? Hayata bakışınız size özel ve görmek istediklerimize yönelik midir?

         Hayata bakışınız insana dair mi? İnsan hakkına, özgürlüğüne, eşitliğine dair mi? Umuda, geleceğe, daha sağlıklı, mutlu, başarılı yıllara mı? Ne dersiniz?

 

Erol TÜREDİ

Mart 2007 /Gençlik Dergisi

Sayı: 46

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Aralık 12, 2006 - NERELİSİN?İÇİNDEN Mİ?

Yapılan bir araştırma sonucuna göre, insanlara en çok sorulan iki soru şöyle belirlenmiş; NERELİSİN? Ardından ikinci soru İÇİNDEN Mİ?

İnsanların nereli olduğu önemli olabilir, bu doğaldır. Ama nereli olduğunun ölçüsü nüfusa kayıtlı olduğu yer mi?, doğduğu yer mi?, doyduğu yer mi?, çocukluğunu geçirdiği, kültürünü aldığı yer mi?... Nerede durup nasıl baktığınıza bağlı bir algılama, belirlemedir. Geniş açılı bakalım; uzaydan size bakıldığında dünyalısınız, dünyanın herhangi biryerinden bakıldığında asyalısınız, asyadan bakıldığında Anadoludasınız, Anadoludan bakıldığında Doğulusunuz, akdenizlisiniz, batılısınız, Doğudan bakıldığında Kahramanmaraşlısınız, Diyarbakırlısınız, Erzurumlusunuz... Daha yakından bakılırsa Pazarcıklısınız, hatta falanca köyündensiniz...

Nerelisin ? Sorusunun altında merak edilen pekçok sorunun yanıtı gizlidir aslında, o nedenle en çok sorulan sorudur zaten. Cevaba göre önyargılar devreye girecek, deneyimler(yaşanmışlıklar) konuşacak, aktarılanlar yön verecek ve değerlendirmeler başlayacak. Ardından ayrıntılara girilecek, içinden mi? Bu önemli çünkü ilçeler, köyler hakkında da önyargılarımız, ön bilgilerimiz var. Ona göre tavır belirlenecek, değerlendirmeler yapılacak.

Nerelisin sorusunun cevabı, sizin iliniz, bölgeniz hatta köyünüz ise karşıdakinin tüm nitelikleri bir yana, hemşehriniz olması öne çıkıyor ve algılamanızı yönlendiriyor. Tartışmasız daha olumlu, daha iyimser, daha empatik algılamaya başlıyorsunuz ya da çalışıyorsunuz. Hemşehrinize karşı sıcak duygular besliyorsunuz, özellikle ikinizde gurbette iseniz. Bu sıcak ortam belli süre devam ediyor... Bu doğal çünkü aynı toprakların insanısınız,aynı kültürle,değerlerle büyümüşsünüz. Sosyal değerler aynı olunca ortak yan bulmak kolaylaşıyor, hele birde köyünüz aynı ya da yakın ise değmeyin keyiflerine,ortak tanışlar çıkacaktır,onlar konuşulacaktır... Sonra herbiri diğerine soracaktır; bir şeye ihtiyacın var mı? olursa beni falan yerde bulabilirsin vs....
Bütün bunları anlıyorum; Dayanışma, paylaşma, yardımlaşma güzeldir. Benim itirazım ona insan olduğu için değil, sizin insanınız olduğu için yardım ediyorsunuz. Sizin oralı olduğu için paylaşıyorsunuz.. Küçük düşünüyor ve dar algılıyorsunuz. Dahası içinden mi sorusunun cevabı sizin onaylamadığınız bir köyün ya da beldenin adı ise önyargılar çalışmaya başlar. Tıpkı askerlerin şehir insanlarını önceki arkadaşları ile değerlendirmesi gibi... Tıpkı hangi takımı tutuyorsun sorusu gibi.. Bir kişiden ya da olaydan yola çıkarak genellemeler yapılır, unutmayalım; yanlış örnekler doğru genellemeler yaratmaz.

Nerelisin? İçinden mi? Yerine insanmısın... okumuşmusun, ne kadar kültürlüsün diye sormalıyız, en azından zihinsel olarak sormalıyız. Ortak noktaları, sosyal yaşamdan, dünyaya bakış açısından yani daha genel odaklardan bakarak algılama yapmalıyız. Ortak yanlarımızı ırkta, dinde, mezhepte, şehirde, köyde aramak yerine kültürde, ideolojide, evrensel ve hümanist değerlerde aramalıyız. Dahası genelden bakmayı başarmalıyız, özele ve ayrıntıya düşmeyi, ayrıntıda boğulmayı önlemeliyiz. Dünya hızla ekonomide ve kültürde küreselleşirken yani bir anlamda hızla küçülürken herkes herşeyden haberdarken, küçük, dar bakmak ve algılamak ne kadar anlamlıdır?.

sonuç olarak, küçük olsun bizim olsun diyerek, grupları küçültmek yerine, paydaları büyütmek, ortak paydaları evrensel değerlerde çoğaltmak gerekir. Önyargılar doğru, objektif düşünmenin en büyük engelleridir....
NERELİ OLURSA OLSUN, İSTER İÇİNDEN İSTER KÖYÜNDEN OLSUN HERKESİN YENİ YILINI VE BAYRAMINI KUTLUYORUM...                                

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Kasım 26, 2006 - ''AKLIN YOLU BİRDİR '' Mİ?

Akıl  bireyin zekasını,düşünebilme gücünü kullanmasıdır,kullanma oranıdır. Akıl  öznel bir nitelik,öznel bir yorumlama, algılamadır.bireyler akıllarını  aynı biçimde,aynı oranda,aynı yöntemlerle kullanmazlar,kullanamazlar.Mantık (doğru düşünme kuralları ) açısından bakıldığında 'Aristo mantığı ' bile iki eksenlidir.üçüncü yolu kabul etmez. Oysa modern mantık,olsılığa dayalı düşünmeyi gerekli kılar. yani aklın yolu bir olamaz. hiç bir zaman da olmadı. Burada ki yolu düşünme yöntemi olarak ele alsak bile, bu yol tek veya bir değildir.

 

Aristo' ya göre,doğru düşünmenin ilkelerinden biri,üçüncü halin imkansızlığı (yokluğu )dır.nesne ya siyahtır ya beyazdır,üçüncü olasılık yoktur.Oysa bu gün biz biliyoruz ki;siyahla beyazın arasında binlerce gri tonu var. modern mantık sayesinde olasılıklı düşünme olanağı bulduk ve artık hiçbir şey tek ve kesin değildir.Bilimsel veriler bile aksi ıspatlanana kadar kesindir.

 

Aklın yolu birdir düşüncesi;doğmatik,saplantılı,tekdüze,önkoşullu yol aramadır,daha doğrusu o yolda yürümektir.bu tür düşünmede gelişme,ilerleme olamaz,sürekli kendini yineleyen bir kısırdöngü oluşur.üstelik insanlar bir süre sonra o' bir yolu' kutsallaştırırlar ve dokunulmazlık zırhı giydirirler.O zaman sadece inanılır,düşünülmez veriler çıkar ortaya...günümüzde bile örnekleri çoktur.Bu tür düşünme insanımızın işine de gelir,üzerinde düşünmeden saptanmış doğruları kabullenir ve yaşamını ona göre kurar,sorgulamasına,eleştirmesine gerek yoktur.

 

aklın yolu bir değildir...aklın yolu bindir.insan sayısı kadardır.Düşünebilen,eleştirebilen,sorgulayabilen insan için yol çoktur,olasılıklıdır.Aynı olaya,duruma değişik açılardan bakıp farklı sonuçlara ulaşabilir.Sonuç aynı çıksa bile yollar farklıdır.örneklerini bilimde,özellikle de felsefede,sanat ta  fazlası ile bulmak mümkündür....

 

Düşünelim,sorgulayalım,araştıralım...daha ne yollar buluruz.

                                                                                                               

                                                                                                   sevgilerimle

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

EROL TÜREDİ eturedi33@hotmail.com 1958 SİLİFKE DOĞUMLUYUM.1980 İST.ÜNİ.FELSEFE BÖLÜMÜ MEZUNUYUM.MERSİN TEST-TEKNİK DERSHANESİ'ndeYÖNETİCİLİK VE ÖĞRETMENLİK YAPMAKTAYIM.DERSHANEMİZ BÜNYESİNDE, AMA MERSİN'E AÇIK ETKİNLİKLER YAPAN FELSEFE KULÜBÜMÜZ VAR.AYRICA ÇEŞİTLİ DÖNEMLERDE ARKADAŞLARIMLA RADYO PROGRAMLARI YAPIYORUZ..ÇEŞİTLİ GAZETE VE DERGİLERE YAZILAR YAZIYORUM.BU YAZILARIN BAZILARI DERGİ FORMATINDA BURAYA AKTARILDI VE SİZLERE SUNULDU.....SADECE PAYLAŞMAK ADINA.......BU YAZILARDAN BAZILARI DERLEME Bİ

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
http://www.okyanussanat.com/
TEST-TEKNİK DERSHANESİ

http://www.aratosdergisi.com/
sanART50-ahşap heykel ve resim


ZİYARETÇİ DEFTERİM