HOMO HOMINI LUPUS ( İnsan insanın kurdudur) MU ?

HOMO HOMINI LUPUS

(İnsan İnsanın Kurdudur) MU?*

 

         "İnsan insanın kurdudur" deyişinin sahibi Thomas Hobbes'a göre insanlar doğuştan eşittir. Bu eşitlik sonuçta amaçlarına erişme umudunun eşitliğini sağlar. Buradan hareketle aynı anda sahip olamayacakları bir şeyi isterlerse çatışma doğar. Çatışma, düşmanlığı ve diğerini baskı altına almayı ya da yok etmeyi doğurur. Kişi kendi varlığını korumak için gerekli her şeyi yapacaktır. İnsanın doğasında üç temel savaş nedeni mevcuttur; rekabet, güvensizlik ve şan, şeref... Birincisi kazanç için, ikincisi güvenlik, üçüncüsü ise toplumsal statü için mücadele etmeye iter.

         Birincisinde insan kazanmak için çevresindeki fiziki ve sosyal unsurları egemenliğine katmak ister, bunun için şiddete bile başvurur. İkincisinde kendini korumak için, ikincisinde ve üçüncüsünde de aynı gerekçelerle şiddete başvurur, yani sonuç olarak birlikte yaşayan herkes herkese karşı savaş halindedir. Bu doğal bir durumdur. İşte bu noktada devlet olmalıdır.

         Herkesin herkesle çatıştığı, savaş halinde olduğu böyle bir topluma güvensizlik hakimdir. Hiçbir sosyal, ekonomik, siyasi etkinliğin önemi yoktur. T.Hobbes buradan hareketle insanlara ne olduklarını gösterip, sonra en uygun siyasal örgütlenme biçimini önermektedir. Toplumun neden devlete gereksinimi olduğunu ortaya koymaya çalışır, çünkü devlet hem insanların isteklerini frenleyecek, hem güvenli bir ortam oluşturacak, hem de kişisel savaşları önleyecektir. İnsan akılsal davranarak diğer insanlara ihtiyacı olduğu bilincinden hareketle toplu yaşama katılacaktır, yani aklıyla barışa yönelecektir, yani tüm insanlarda var olan kendini koruma isteği doğa durumunda savaşa neden olurken, toplumsal durumda barışa neden olacaktır, yani insanlar haklarını korumak, güvencede olmak için uzlaşacaklar ve ortak bir "egemen" oluşturacaklardır. Özetle, T.Hobbes'un "doğa insanı" sosyal varlık değildir, insan insanın kurdudur sürekli birbirini kemirir, yok etmeye çalışır... Bu durum kendini varlığını da tehlikeye atacağından kendini koruma isteği uzlaşmayı zorunlu kılar ve doğal insan uzlaşmacı, sosyal insana dönüşür.

         J.J.Rousseau'ya göre insan doğa halinde özgür ve bağımsızdır, doğa insanı böyle yaratmıştır, insan özünde iyi ve ahlaklı bir varlıktır, mutlu olmalıdır. Onu kötüleştiren, mutsuz eden toplumsal yaşamdır. Aslında yozlaşmanın ana etkeni mülkiyettir. Özel mülkiyet eşitsizliği geliştirmiştir. İnsanlar özel mülkiyetlerini korumak için yasal ve siyasal bir düzen oluşturmuş ve devleti yaratmıştır. Nitekim, ilkel ve göçebe toplumlar komünal toplumlardır; özel mülkiyet yoktur "ben" duygusu ve "benim malım", "benim mülküm" de yoktur. İnsanlar toprağa yerleşmeye başladıktan sonra üretim yapma zorunluluğu doğmuş ve özel mülkiyetin ortaya çıkması devleti de ortaya çıkarmıştır. Rousseau'ya göre, bencillik üstüne kurulmuş bir devlet içinde erdemli bir yaşam kurmak da zordur. İnsanlık bu nedenle eşitlik, özgürlük gibi değerlere sarılmış ve "Toplumsal Sözleşme" zemininde erdemli bir yaşama ulaşmak ve ahlaksal mutluluğu gerçekleştirmiştir. Toplumsal, kültürel varoluşun temelini oluşturan sözleşmeler insanın özgürlüğünden vazgeçmesi anlamına gelmez. O, özgürlükten vazgeçmenin, insan olma niteliğinden, insan haklarından ve ödevlerinden vazgeçmek olduğunu savunur. İnsanlar doğal anlamda düşman değildirler. Savaşın nedeni insanlar arası ilişkiler değil, olaylar arası ilişkilerdir. Savaş kişisel ilişkilerden değil, mal-mülkiyet ilişkisinden çıkar. Birlikte yaşayan insanlar hepsini kapsayan eşitlik ve adaleti koruyarak "egemen" olan bir devlet için sözleşme yaparlar. Rousseau'ya göre, toplum sözleşmesi yurttaşlar arasında öyle bir eşitlik kurar ki, herkesin aynı haklardan yararlanması gerekir. Toplumun genel yararları vardır. Genel yararlar, özgürlük ve eşitlik üzerine kuruludur. O'na göre insanın iki seçeneği vardır. İnsan ya "doğaya dönecektir" ya da toplum içinde erdemli bir yaşam kurmaya yönelecektir. İnsanın doğaya dönmesi olanaksızdır, çünkü "kültürel" bir varlık haline gelmiş olan insanın bu halini terk etmesi olanaksızdır, yani insan artık toplum dışında bir "hiç"tir.

         Felsefe tarihinin iki düşünüründen yola çıkarak yeniden soralım; insan insanın kurdu mudur?

         Psikanalist S. Freud insanın iki temel güdü (iç dürtü) ile doğduğunu belirtir; cinsellik ve saldırganlık. Bu içdürtüler tüm insanlarda ve hayvanlarda davranışların ilk itici gücüdür. İlkel benlik (id) adını verdiği bu durum insanın toplumsal yaşama girmesi ile birlikte baskılanır, süper egonun oluşturulması ile de belirli kurallar ve kurumlarda gerçekleşen ihtiyaçlar haline gelir. Toplumsal yaşam birlikte yaşamı, paylaşmayı zorunlu kılar... İhtiyaçların karşılanması için insanlar günümüzde birbirlerine daha çok gereksinim duymaktadır. Bu nedenle insanın insanca değerleri içselleştirip yaşamını yönlendirmesi gerekir.

         İnsan, fert, kişi olmaktan "birey" olmaya geçmelidir. Haklarının ve görevlerinin, sorumluluklarının ve özgürlüklerinin farkında olan, iradi kararlar verip sorumluluğunu alabilen, kendisiyle ve çevresiyle barışık, tutarlı insan olmalıdır. Toplum içinde bu hak ve ödevlerin herkes için geçerli olduğunun bilinci ile hareket etmeli ve bu haklara saygılı olmalıdır. Birlikte yaşamak, ortak paydalarda bulunmak ve paylaşmak zorundayız. Dahası ortak paydaları çoğaltmak, farklılıklarımızı zenginliğimiz saymak durumundayız. Farklı olanı ötelemeden, "öteki"ni farklılığıyla kabullenmek, baskılamadan, sömürmeden birlikte yaşamak zorundayız. Bu, ekonomik, siyasi, doğa kaynaklarının paylaşımı açısından bir zorunluluktan öte insan olmanın, insan kalmanın ve insanca yaşamanın, insanlık onurunun zorunluluğudur. Olayı biraz geniş düşünürsek ve bu sorunu aşabilirsek diğer canlılarla, tüm hayvanlarla ve tüm bitkilerle birlikte yaşamayı sağlamalıyız, başarmalıyız. Gelinen noktada buna her zamankinden daha çok mecburuz. Hani bilinen bir deyiş var; "Dünya hepimize yeter."

         Dünya hepimize yeter ama bu konuda ilkel ve göçebe toplumlardan daha geri durumdayız. Kişisel ben duygusu hırs, daha çok kazanma ve tüketme isteği toplumsal yaşamda da oluştu. Kapitalizm, daha çok üretme, pazarlama ve toplumsal sömürüyü getirdi. Bu durum, devletler arası savaşlara yol açtı. Tarih bu savaşlarla yazılıdır, sonuçta son olarak iki dünya savaşı yaşadı insanlar... Sadece egemen devletlerin paylaşımları uğruna milyonlarca insan öldü, ölüyor da... Bu paylaşımın aktörleri olan devletler (toplumlar, insanlar değil) hala çirkin saldırılarına, kendilerince haklılık maskesi takılmış savaşlarına devam etmektedirler. Karşı çıkanlar, sivil toplum örgütü ya da devletlere de terörist denmektedir.

         Varsılların terörüne savaş, yoksulların savaşına terör adını veriyorlar. İki büyük savaşın ardından Avrupalı insanlar "hiçbir şey insan yaşamından daha değerli değildir" deyip İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni yayınlayıp, Birleşmiş Milletleri oluşturdular. Toplumlar bu konuda oldukça zor ama büyük mesafeler kat ederler, ama gelinen noktada, savaşın aktörleri hiç değişmedi. Geçen yüzyılın başında insanlar daha iyi nasıl yaşarız, ideal yönetim biçimi ne olmalıdır, daha mutlu, daha huzurlu bir toplum nasıl oluşturulur, bu toplumun siyasi yapısı, ekonomisi nasıl olmalıdır? Sorularına yanıt aramaya başladılar.

         Sonuçta ilk uygulama olarak "özgürlüğü" temel alan bir model olmasını düşünenler kendi toplumlarında her alanda özgürlüğü esas alan sistemi kurdular, adına da Liberalizm dediler. Her alanda özgürlük kulağa hoş geliyordu ve oldukça da insancıldı, ama ekonomide Liberalizm kısa zamanda kapitalizme ardından emperyalizme dönüştü ve günümüzde en azgın şekli olan küreselleşme biçimini aldı. Çok ayrıntı yapmadan konumuza dönersek, her alanda özgürlük fikri eşitliği yok etti, sömürüyü, baskıyı, zulmü getirdi.

         İnsanlar bu gelişmeye seyirci kalmadılar ve alternatifler üretmeye başladılar. "İdeal toplum eşitlik temeline dayalı olmalıdır" düşüncesi taraftar bulmaya başladı ve herkesin her açıdan eşit olacağı, yoksulluğu da varsıllığı da eşit paylaşacağı bir sistem kuruldu, adı Sosyalizm oldu. Çok insanca olan sistem pek çok toplumda farklı biçimlerde uygulanmaya kondu, üstelik iyi bir alternatif de oluşturuldu; ancak bazı çevreler eşitliğin özgürlüğü kısıtladığını ileri sürmeye başladılar. Üçüncü bir ideal düzen arayışına girişenler oldu. İki deneyimin ardından üçüncü sistem "adalet" temeline dayalı olmalı ilkesinden yola çıkarak oluşturuldu. Onlara göre adalet, eşitlik ve özgürlüğü birlikte sağlayacaktı, yasalarla güvence altına alacaktı. İnsanlar hem eşit, hem özgür olacaklar ve bu iki hak yasalarla korunacak, adalet temel unsur olacaktı, sisteme Demokrasi dediler. Yeni değildi, Antik Yunan' dan beri biliniyordu. Uygulamaya başlandı, büyük değişimler yaşandı, ekonomik ve siyasi sıkıntılar oldu. Sosyalizm başarısız uygulamalarla yıprandı, küreselleşme emperyalizmi azdırdı. Demokrasi kağıt üzerinde en iyisi gibi duruyordu ama uygulaması öyle olmadı, olamadı. Yasalar eşitlik ve özgürlüğü koruyor ve güvence altına alıyordu ama ekonomide sistem çalışmıyordu. Ekonomi yine Liberaldi. Liberal ekonominin olduğu bir toplumda eşitlikte, özellikle de gelir, geçim, fırsat eşitliğinden söz edilemez. Siyasi eşitlik de sadece oy vermede yaşanabildi, seçme ve seçilme hakkı bile kullanılamadı. Parasız seçim kazanılamaz.

         Tüm dünya bu görüntü (panaroma) ile karşılar sizi dışarıdan gelen ve bakan biri olsaydınız.

         Şimdi ne mi olacak, içiniz mi karardı? Benim de içim daraldı insanlık adına, insan hakları adına, insanca yaşam adına içim daraldı. Belki gelecek nesiller dördüncü bir ideal düzen oluşturacaklar. Bu süreç durmaz "insan ütopyası olan varlıktır". Belki, yaşadıklarından, tarihten dersler, sonuçlar çıkarıp yeniden deneyecektir doğru bildiği ilkelerini, vazgeçmeden, pes etmeden... Ama bir şey var ki, vazgeçilemez; bu dünya hepimize yeter. Eşit, özgür, mutlu, insanca, diğer canlılarla birlikte yaşamak mümkün. Önce biz insan olalım, ortak paydalarımızı genişletelim, farklılıklarımızı zenginliğimiz sayalım, el ele verelim, birlik olalım. Birlik güçtür. Yaşayan, çalışan, üreten biziz, yöneten, yönetilen biz olmalıyız...

         "İnsan insanın kurdu" değildir. Yaşam denen bu yolda olsa olsa yoldaşıdır.

 


* Yararlanılan Kaynak: Felsefe Tarihinde İnsan Sorunu / Dr. Mustafa Günay

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !